27 Mart 2014 Perşembe

tatava sensin ya da anladım ben seni





Bu kişisel bir yazıdır. Kişiseldir çünkü yapılan eleştirileri kişiliğime yapılmış bir saldırı olarak algılıyorum.

“Seni/sizi biz çok iyi anlıyoruz. Senin sorunların da bizim sorunlarımız. Büyük resmi gözden kaçırmamalısın(ız). Güçleri birleştirmek zamanı şimdi, gel bize katıl, düşmanımız/rakibimiz aynı. Dedim ya, sorunlarını senin kadar önemsiyorum. Romantikliğin zamanı değil. Biliyoruz duygusal insanlarsınız siz ama gerçekçi olmak lazım. Hayaller karın doyurmuyor. Her şeyin bir zamanı var, onların da zamanı gelecek ama biraz sabır şimdi.”

            Bu bir alıntı değil ama olabilirdi de. Pek çok insanın buna benzer bir konuşmaya maruz kaldığından hiç şüphem yok. Farklı konularda, farklı durumlarda buna benzer lafları duymak olası. Mikro da denilen mücadele alanlarında bulunan her insan, makro denilen politika alanına dahil birinden bunu duyar, kimse artık mücadelenin ebadını belirleyen. Bu lafları farklı insanlardan duyabilirsiniz ama tüm bu insanların ortak bir özelliği vardır. O da egemen olan ya da egemen olandan yana olmasıdır. Büyük resme büyüklük meraklıları bakar. Büyüklükten başkasını görme becerisi olmayan, işlevselciği elden bırakmamakla beraber boyuta tutkunlar.
Makroiktidarların yok edilebilmesinde mikroiktidar alanlarının ortadan kaldırılmasının canyakıcılığı, yüzyılımızın küçük hikayelerin yüzyılı olduğu, otoriteryenliğin miadının dolduğu, herkesin sözünün hakkının verildiği doğrudan temsiliyetli komünler. Hele ne idiği belirsiz çok renklilik lafı. Bizim anarşist camiada da çok edilen laftı, laftır bu ve elle tutulur bir yanı yoktur sonuçta.
Herkesin, her bireyin kendini kendi gibi ifade edebildiği bir topluluk. Farklılıkların ayrışma ve kopma değil birbirini dürten, dürttükçe kendi de değişen, hayatı da değiştiren atomize bir yaşam biçimini oluşturması. Direnişe her bireyin biricikliğini koruyarak kendi becerileri doğrultusunda katkısı olması. Her bireyin direniş etiği ile ihtiyacını karşılayacak kadarını alması. Biz anarşistler herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacına göre deriz buna. Gezi diye herkesin altına imza attığı şeyler değil miydi bunlar? Ne çok edildi bu laflar değil mi? Süslü laflar. Yerin dibine batsın süslü laflar.
Şimdi bir tatavadır gidiyor. Tatava yapmamalıymışız. Basmalıymışız, geçmeliymişiz. Bir anarşist olarak sadece kendi adıma, kendi inisiyatifimle konuşurum (Bu lafı etmek zorunda hissetmek bile ağır geliyor bana). Anarşist olmayan kimseye seçim konusunda tatava yapmadım, yapmam da. Bizim aramızda kendiliğinden gelişen ve şekil alan bir iletişim ve ilişki biçimimiz vardı. Gezide biz öncelikle bunu öğrendik. Gerek forum çalışmalarında, gerek çapulcu alanlarında sürekli etiğim bir laf var ve hala da arkasındayım o lafın. Bizim gezide öğrendiğimiz bir şey var, birbirimize temas etme ve ilişkilenme biçimini öğrendik, daha doğrusu yeni bir dil ve ilişki biçimini yarattık. Bunu nerelere götürebiliriz bilemiyorum. Bu tek tek her bireyin elinde olan bir şey. Ama elimizde her birimizin kabulü olan şeyler var ve kişisel olarak benim için ilişkilenmelerimizde alt sınır budur, Gezidir. Daha azını kabul edemem. Hiçbirimizin inançlarının, düşüncelerinin, duyarlılıklarının, kimliklerinin vs. yok sayılmadığı, kimsenin ötelenmediği bir ilişki biçimi. Birbirini anlama ve özen gösterme üzerine kurulu bir ilişkilenme. Oy vermemek benim için bir varlık sorunudur. Her anarşist buna böyle bakmıyor olabilir ve bu ne benim ne de anarşizmin sorunudur. Bundan anarşizmin doğrusunu benim bildiğim gibi bir önerme çıkarmaya da kalkmasın kimse. E peki ne oldu Gezi’nin komünal ruhuna, birliktelik etiğine? Yok sayıyorsunuz, öteliyorsunuz, terbiyesizlik yapıyorsunuz. İnandığım şeye tatava diyorsunuz ve bundan utanmıyorsunuz. Yazıklar olsun. Durduğu yeri terk eden, verdiği sözü yutan herkese yazıklar olsun. Oy vermemekle bir de katilden yana olmakla itham ediliyoruz. Bravo. Buna nasıl bir cevap verilebilir bilemiyorum. Ve korkunç olanın insanların bu terbiyesizlikleri yaparken söylediklerinin yenir yutulur şeyler olmadığının farkında bile olmamaları. Oportünistlikte sınır tanımayanlar bir de nerde kime oy verileceğini bile belirlemişler. Eksik olmasınlar herkes için düşünmekten de geri kalmamışlar. Benim bildiğim bir şey var, teslimiyetin sınırı yoktur. Teslim olmaya elini verirsin, kolun bacağın artık senin değildir. Düşmanımın düşmanı dostum diye çıkılan yol kendi kendinin düşmanı haline getirir seni.
Birbirini anlamak... Ne ağır ve havalı laflar edildi. Ne anladık acaba? Benim kafam çok karışık. Güven denen kokuşmuş kavramı hayatıma sokmaya hiç niyetim yok. Yaşadığım şey güven kaybıyla da anlatılamaz zaten. Berelenen bir inanç daha çok yaşadığım sıkıntının sebebi. Anlamaya çabalıyorum ve bu çaba beni hiç de hoş yerlere sürüklemiyor. Bunu yapan daha neler yapabilir diyorum kendime. Ne yaptığını anlayamayacak halde olan insan, anlamadan daha neler yapabilir? Birbirimizin yüzlerine bakacağız daha bol bol. Bununla da yetinmeyeceğiz. Bu daha başlangıç değil miydi? Varoluşuma tatava derken nasıl yürüyeceksin benle kardeşim? Başka bir dünya mümkün. Yine süslü laflar. O dünyaya giden yol bu mu? Ben bu öteleyici kafada başka bir dünya göremiyorum. O, bilindik, kokuşmuş bir dünya. Ben oraya gelmem. O yola da dinamiti koyarım.
Pek çok sohbette söylediğimi burada da tekrarlayayım. Temsili demokrasiye inanan insana diyecek lafım yok. Geziyi sandığa sığdırmaya çalışan, birlikte direndiği insanları seçim hesapları için öteleyip yok sayanlara lafım. Gezi ruhu denen şeye de ihanettir bu. Kendinize gelin.

18 Şubat 2014 Salı

Sayın Bayan Bir Sorun Var

Resmi malumat bize bir topluluğun biraradalığının koşullarından ya da göstergelerinden birinin de dil olduğunu mini mini yavrucakken öğretmişti. Ortak kültür adıyla da tepeye konduruverir bunu. Ama gayri resmi algı ve deneyim içinde, kültür denilen şeyin ağırlıkla onu kurgulayan iktidara ait, onun projesi olduğunu öğrendik. Dil de iktidarın kurguladığı kültürün bir parçası, silahı olarak bu projeye dahil olur. Erke tehdit oluşturan unsurları dilden defeder, yeni kavramları ekler. Dönüştürebildiğini dönüştürür, dönüştüremediğini ya manipüle eder ya da karikatürize. İktidarın esnemek zorunda kaldığı dönemlerde dil de esner. Esnemesi içine alarak, resmiyet kazandırarak gerçekleşir. Dayatılan üstkültüre karşı muhalif/yıkıcı bir şekilde ortaya çıkan altkültür dışında, ortaklaşamamış ve uzlaşamamış olsa da muhalif/yıkıcı/karşı olmayan, elit üstkültürün görece içekapalı, belirlenmiş bir alan/mekan/habitata ait olmasının kaçınılmaz sonucu (hegomonik kültürün çelişkisi/kültürel projelendirmenin iş kazası/istatistiğin kabul edilebilir hata payı/savaşın kaçınılmaz kaybı vs. vs.) olan bir altkültür daha vardır. Bu kültür de üstkültürü oluşturan/kurgulayan egemenin üretimidir. Hakim kültürün değerini gösteren, kıyasın varlığını mümkün kılan çeper kültürüdür bu. Muhalif/yıkıcı altkültürün oluşumu rağmen/karşın iken, bu altkültür resmi kültürle beraber, ondan dolayı; gerilim temelli olmaktan çok etki temellidir. Gayri resmi görüntüsüyle hakim kültür tarafından dışlanmasına rağmen resmi kültürün bir anlamda yan ürünüdür. Yan ürün olan altkültür zaman içinde evrilerek/dönüşerek resmi kültüre karşı muhalif ve yıkıcı bir özellik kazanması mümkünse de ortaya çıkışının muhalif bir yanı yoktur. Egemen üretimi olan bu iki kültür arasında bir rekabet vardır. Bu rekabet egemen tarafından belirlendiği için aynı zamanda hiyerarşik bir iletişim aracı olma görevini de üstlenir. Belirlenen dil tek bir bütünün iki parçası olarak her iki kültürde rol ve kimlikleri de belirler. Sosyal temasın değiştiği, içiçeliğin arttığı, ekonomik farklılıkların azaldığı anda da altkültürün üstkültüre teması başlar. Egemenin belirlediği dilin iki farklı kullanımı karşılaşır. Üstkültürün alanına dahil olan altkültür eklemlenebilmek amacıyla üstdile de niyetlenir, yanaşır. Şehirli köylü ilişkisi bu iletişim haliyle dil düşmanına gözlemde derin hazlar sunar. Şehirli olmaya karar veren köylünün dilinde -en azından kendi adıma- haz verici olan iki biçim ortaya çıkar. Köylü derken şehirde pek çok kentli kadar eski olan mahallelileri de kastediyorum. Kentli dilinin elitliğine karşı oluşan mahalleliye ait argo ve jargon bunlardan biridir. Sadece elitizm karşıtlığı değildir tabii argo ve jargonu oluşturan. Bir topluluk dili olmakla beraber çoğunlukla korunmak amacı ile de kullanılır. Kanunla ve egemenle dertli her topluluk sürekli değişen bir dile de ihtiyaç duyar. Argo ve jargonun resmi dille olan ilişkisinde bir çeşit taşlama söz konusudur. Ama birbirleriyle temas etmelerine, ortak kavram ve kelimeleri birbirinden farklı anlam ve sebeplerle kullanmalarına rağmen argo ve jargonun resmi dile/üstdile hakim olması söz konusu değildir. Bir dildeki övünme sözcüğü diğerinde yerme ve dalga geçme amacıyla kullanılsa da, diğer dildeki kullanımının üstüne çıkmaz. Topkapı ve Beyoğlu argosu artık ortadan kalkmaya başlamış olsa da bu özelliklerdeki dillerdir. Şehirde yaşayan mahalleli dışında bir de taşradan göçenlerin kentlilerle dil vasıtasıyla kuruduğu bir ilişkilenme biçimi daha var. Elitist kültürün varlığının kaçınılmaz sonucu olan altkültüre örnek oluşturan da bu göçmen kültürü, arabesk kültürdür. Kendi topluluk hayatlarını kurmaları göçmen oldukları için daha sıkıntılı ve acele olduğu için dil konusunda yaşadıkları çatışma çok daha farklı oldu. Elit dille olan ilişkileri jargonun taşlamasından başka sonuçlar doğurdu. Göçün kendinden bir eklemlenme çabası olduğunu da göz önünde tutarak,  ilişkilenme amaçlı iletişimde de aynı eklemlenmeyi denedi göçmen. Burada netice taşlamadan çok groteski oluşturdu. Elitin diline eklemlenmeye çalışarak elitin dilini deforme etmek. Amaç bu olmasa da netice bu oldu. Yanlış ve yersiz kullanılan birçok kavram ve kelime kentlinin hor görmesi ve eğlencesi olarak muhabbet mezesi haline getirdi arabesk göçmen dilini. Ama o sözlükte bir kelime var ki groteskleşmeyi de geçerek absürde ulaştırdı dili: Bayan. 60-70 sene önce süslü davetiyelere yazılan bilmem kimin önündeki sayın bayan, dolmuşta para uzatmak için kullanılan bağyana teslim oldu. Altkültürün üstkültüre egemen oluşunun örneğidir bayan. Sadece kelimeyi deforme etme becerisi ile değil. Üstkültürü kendi kavramına yabancılaştırabilmesi becerisi ile. Kendine de yabancılaştığının göstergesidir bu aynı zamanda. Kültürün üstlüğünün/üstünlüğünün geçersizleştiğinin ispatıdır. Kendi kavramına karşı savaşan bir dil komedi için uygun bir dildir. Kendini bilmeyen bir üstün de olur muymuş, ahahaha. Kesinlikle ahlakçı ama terbiyesiz bir anarşist olarak iktidarlar arasında bir seçim yapacak değilim ama gideni davulla zurnayla, kuyruğuna teneke bağlayarak uğurlamak, geleni de sopayla karşılamak da benim eğlencem. Bayan kavramı değişen iktidarın kültürdeki yansımalarından biri sadece. Sevgili Çehov’u anmadan yapamayacağım. Onu komedi yazmaya iten de bu bence. Klasik parantezi içinde geçen yazarlar arasında bugün memlekete en münasip oyunlar onda. Birileri bok etmeden sahnelese de artık katıla katıla gülsek. Kendine yabancılaşan iktidar giderayak komedi olur. Alzheimer olmuş bir kültür haline gelir. Hakim oluşun ona hediyesi olan atıllığı o denli artmıştır ki, kendi kurguları örümcek ağı gibi sarmıştır tahtını. Kendi kendini bağlar, elini kaldıramaz. En ufak mücadelesi kendi bağlarını koparan bir harekete mecbur eder onu. Kendi ağına yakalanmış bir örümcek. Ne ağ örme yeteneği kalmış ne de ağda hareket etme yeteneği. Savaşabilmek için düşmanının alanına girmek zorunda. Kendi terk ettiği alanlardan başka bir yer de değil düşman toprakları. Kendi varettiği alanlar. Kendini incitmeden vurabileceği bir darbe de yok. Çırpındıkça batıyor. Kendi diline saldırıyor. Bir dil düşmanı için bu bile büyük bir orgazmken, bunla yetinmeyen üstkültür bana hazların benim için daha bitmediğini söylüyor. Bayan lafına hep uyuzdum. Bu memlekette kadını kıyafetle kişiliksizleştirmek türbanla başlayan bir şey değil. Bayan bana cumhuriyet balolarında başlarında şapkalar, erlerinin statülerinin göstergesi olan, süs köpeği kılıklı salon hanımefendilerini hatırlatır. Osmanlıdan beri devam eden bir feminist hareketi baltalayan, bunla da yetinmeyip feminizmi ezmeyi kendine görev edinen, kadın yazarların gazetelerde yer almalarını engelleyen eril kafanın kavramıydı bayan. Bayana uyuz olacaksak, rica ediyorum buradan başlayalım. O ana kadar bayan lafını kullanmakta inat etmeyi öneriyorum. Olmadı ben kendi kendime eğlenmeye devam ederim.
21 Ocak 2011

30 Aralık 2013 Pazartesi

................

Ateş başında oturup sohbet etmek de güzeldir, güzeldi. Ateş kadar ısıtır dostun hikayesi, masalı, yalanı dolanı. Ama karanlığın içinde hapsolup bir ateşin etrafında aydınlanmak da ne oluyor? Mağaraya tıkılıp gölgenin gölgesiyle uğraşmayı bırakalım platonikler yapsın. Kaynağa gidelim. Bu mağaranın duvarları ısınmaz.
Nedir bu "...the sunshine in" deyip de yağlana yağlana yatmak malak hesabı güneş altına?
Güneş girmeyen eve doktor girsin, ben gidiyorum.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Biz o akla çoktan limon sıktık





“Hükümet biraz akıllı davranıp geziyi dinlese, insanları anlamaya çalışsa bunlar olmazdı” safsatası köşe kapan yazarlardan sonra enternasyonal filozofların da diline yapışmış görünmekte. Bu iktidarın her türlü muhalefeti şiddet yoluyla engellemek, kara propaganda ile kirletmek, yok etmeye değene kadar yok saymak gibi bir refleksi olduğunun epeydir farkındaydık zaten. Liberal projelerinin önüne çıkan herkesi ezdi, her sesi susturmak için ne gerekiyorsa yaptı. Başlangıçta gezi parkı direnişi de bunlardan biriydi sadece. Ama farklı bir şey oldu. İnsanlar geri çekilmediler ve oldukları yerde durdular, direndiler, devleti püskürttüler. Ve her şey orda değişti. Devletin olmadığı, iktidar ilişkilerinin anlamsızlaştığı bir hayat kuruldu anında. Ve iktidar kavramının kendisiyle çok da derdi olmayan pek çok insan buna bayıldı. Bir anarşist olarak bunu görmek ne büyük bir hazdı anlatamam. İnsanların anarşiye ya da anarşizme meyletmeleri falan değil bahsettiğim, ki çok da önemi yok aslında bunun. Tarihte ille de anarşist olmayan ama iktidarsız bir hayatın yaşandığı pek çok örnek zaten mevcuttu. Bir tanesini de gözümüzle görmüş, elimizle tutmuş olduk. Anarşiden bahsederken şekil bir A’da görüldüğü gibi diyebilecek taze bir örneğimiz oldu. Şaka bir yana, iktidarsız bir ilişkinin ne denli olası olduğunu ve kolaylıkla hayata geçirilebildiğini, insanları ve durumları hızla etkileyip dönüştürebildiğini gördü herkes. Ve o herkes yaptı bunu, kimsenin öncülüğüne gerek duymadan, kimsenin kuyruğuna takılmadan. İçinde eriyerek ve kıvamı değiştirerek. “hükümet biraz akıllı davransaydı…” Evet, iktidarın kendinden aptal bir hali vardır. Hükmetmenin bir özelliği de budur. Hükmeden zamanla savunma becerilerini kaybeder. Hakim olan hükmettiklerine karşı yabancılaşır zamanla. Şu dönemin efendileri de bu durumda, aynı kendinden önceki efendilerin olduğu gibi. Kemalist devlet kendi kibrine o denli kapılmıştı ki, tamamen cahilleşmiş bir haldeydi köleleri konusunda. Onlar hakkında hiçbir fikri yoktu, hiç görmemiş, hiç dokunmamıştı onlara. Ama kölelerin böyle bir durumu olamıyor haliyle. Kölelere hadlerini, yerlerini, kimliklerini sürekli hatırlatan bir iktidar var. “hükümet biraz akıllı davransaydı…” zevzekliği her efendi için tekrar tekrar söylenebilecek bir mezar yazısıdır. Bu teslimiyete çağrı sözünün içinde durum ve konuma göre değişebilecek sözcükler bulunur. Başörtüsüne saygılı davransaydı, anadili destekleseydi, inançlara eşit mesafede dursaydı, bıdı bıdı bıdı bıdı. Bunlar hep Freudyen zırvalar bebeğim. Sağaltılıp tekrar sisteme dahil etme, sağılmaya hazır hale getirme çabaları.
İnsanların bulundukları yerde kendi inisiyatifleriyle durduğu, kendilerini kendi inandıkları bir şekilde ifade edebildikleri, kendi iletişim araçlarını geliştirdiği, kendi ilişkilenme biçimlerini yarattıkları, sahte eşitliği reddedip eşitlikçi bir temas içine girdikleri, bireylerin ihtiyaçlarına göre alıp, yeteneklerine göre verdikleri ve bunun çıkarcı ve liberal bir alış-veriş kültüründen farklı, özgürlükçü bir biçimle yapıldığı, kendi özgürlüklerini bir başkasının özgürlüğüyle mümkün olabildiğini düşündükleri, bir diğerinin acısını kendi acısı olarak kabul ettikleri, biricikliklerinden vazgeçmeden biz olmayı becerebildikleri, hayatlarından ve hayattan iktidarı çıkarabildikleri, bir oldukları bir an. Ve o an işte devrimin kendisi. Dudakta bıraktığı hazzı tadan herkesin öğrendiği an. Yeni anlara dahil olup, o anları birleştirmek gerektiğini de bilen insanlar var, hiç şüphem yok. Her yeri gezi yapmak bu anlama gelir çünkü. İktidarı defetmek, onu hak etiği yere, tarihin çöplüğüne gömmek. Yapılan budur, yaşanan budur. “hükümet akıl..” O akla ihtiyacımız yok bizim. İktidarın yok edildiği hiçbir anı, hiçbir yeri, hiçbir ilişkiyi kabul etmesi beklenemez hiçbir iktidarın. İktidar denen o alçak bilir ki onun için asıl tehlike ve tehdit ona gösterilen reaksiyon değil, onsuz bir hayatın kurgulanmasıdır. Sultan Mehmet ordusunu o yüzden çevirdi gerisin geriye Bedrettin ve yoldaşlarının üstüne, o yüzden kızıl ordu toplarını ateşledi bir gece vakti barış imzaladığı Kronstadt devrimcileri üstüne, Bougainville yerlileri bu yüzden paralı askerlerle, orduyla saldırı altında kaldı. Çünkü tehdit iktidarın icraatından iktidarın kendisine dönmüştür. Onu gereksiz ve işlevsiz kılmıştır.
“Devlet herkese lazım” der efendici fikriyatlar. “Hükmedenle derdimiz” Ergenekon davaları sırasında Feto’nun ettiği bir laf vardı, askerlerin üstüne giderken ordunun ve devlet mekanizmasının zarar gördüğünü düşünerek zikrettiği. “Bu devlet hepimize lazım”ın versiyonlarından biri. Öyle tabii, boşa poz vermiyor f-16 resmi altında.
Mesele üç beş ağaç değil. Devlet de böyle olduğunu düşünmüyor. Mesele devlet için bir prensip meselesi. Ve o prensipler içinde iktidarın bahşetmediği yalan dolandan oluşan özgürlük safsataları dışında bir özgürlüğe tahammül göstermemek vardır. Devletin işi budur. Aklı da böyle çalışır. Ve biz o akla limon sıktık.

8 Ekim 2013 Salı

memelere özgürlük



 
Ey erki erkek, ey cahil cühela, bre fallosenterik, la kendini ağaçta yetişmiş sanan gafil. Bu topraklar memelerin toprağıdır. Anadolu’da memeye laf eden taş olur. Afrodit, Artemis, Athena, Hekat, Vesta, Kibele, Kubaba, Nike memeleriyle döver seni.


 


28 Eylül 2013 Cumartesi

Her üniforma hayata kasteder



Üniformanın içine aldığı insanı kişilikten soyutlama, başka bir kimliğin parçası yapma gibi bir özelliği vardır. O kimlik üniforma içindeki her insanı kader arkadaşı yaptığı kadar suç ortağı da yapar. Biriciklikten veya benzemezlikten bahsetmenin anlamı yoktur artık. Üniformanın amacı biricikliğin yok edilmesidir. Bu kişiliksizleştirme aracı asıl kıyıcılığını kendi dışındakine olan temasında gösterir. Dokunulmaz ama parçalayıcı, bütünleşmiş ama ayrımcı, birlik halinde ama bir başına olmayı beceremeyendir. Dışındaki her form onun için düzenlenmesi ve yola getirilmesi gereken bir başıbozukluk ve tehdittir. Üniformayla maruz kalmak dışında bir ilişki kuramazsınız. Onun kendi dili, kendi temas şekli, kendi ilişkilenme biçimi vardır. Her karşılaşmada kendini kendi dışındakine dayatır, ya işgal eder ya da imha. Her üniforma kefen türevidir. Sarıldığını candan etmekle kalmaz, yok etmek için hayatı kovalar.

14 Nisan 2013 Pazar

cinayettir inayet

kahrolsun hoşgörü, lütuf, ihsan ve atıfet. kahrolsun kırıntıyla aç doyuran riyakar beyaz adam ahlakı. ne felsefenin sefaleti ne de sefaletin felsefesi derdim. bedenini semirttiği gibi vicdanını semirtmeye çalışan insan, lafım sana. sefaletin kaynağını beslerken ihanettir aslında inayet, inayetin. senin geleceğindeki doğa dostu yakıt için parsel parsel satılıyor açlıktan ölenlerin memleketinde verimli topraklar. o şiş göbekli burnu sinekli çocuktan çek de gözünü arkasındaki makinalara bak, elmas, altın gibi süprüntüler için toprağa dalan makinalara. körleşmiş bir vicdanla cinayettir aslında inayet, inayetin.