5 Ekim 2016 Çarşamba

milli ve yerli riya

Cerattepe davası yaklaşırken artık ezberlediğimiz, yaratıcılık ve akıldan yoksun, yalanlarla dolu milli ve yerli sataşma ve karalamalar tekrar zirve yapmaya başladı. Bu milli ve yerli muhafazakarlar doğa ve yaşam alanı savunmalarının kırılma anlarında mantar gibi bitmeye başlarlar. Kah yağma ve talana karşı direnişin başladığı yerde kah savunucuların davalarını mahkeme salonlarına taşımaya başladığında ortaya çıkıverirler. Zeytinliklerine sahip çıkan Yırca köylülerine, nükleer santrale karşı çıkan Sinop halkına karşı da aynı milli ve yerli muhafazakar düşmanlığını yansıtmışlardı. Heslere, termik santrallere, Reslere, madenlere ve bir alay yağma projesine karşı toprağını, suyunu, yaşam alanını savunmaya çalışan herkes bu saldırılardan, yalanlarla dolu karalamalardan nasibini aldı.

Tüm bu kokuşukluk içinde sürekli kulağımızda çınlayan bir safsata, ne idüğü belirsiz milli ve yerli. Devlet tiyatrolarının başındaki insan sıfatıyla uluslar arası tiyatro festivallerine gidip oyun izlemeye tenezzül etmeyen müdürün dilinde de aynı ucube lafı duyabiliyoruz, sanki kafalarından geçeni sahneye taşıyacak kadar Türkçe yazılmış kokuşuk oyun varmış gibi konuşuveriyor müdür. Oyun izlemediği gibi okumuyor da muhtemelen ya da kendi müdürüne oynuyor. Sonuçta ne kurgunun sağlamlığı, ne inandırıcılık, ne de dramatik örgü falan umursanan şeyler değil tiyatronun müdürü için. Seyirciyi tatmin etmekten başka bir derdi yok demek de anlamını kaybetti, tek bir seyircisi var çünkü. Onun da kalkıp salona gelecek hali yok, belki kaçak saraya taşır gösterisini de tarihsel döngüyü tamamlar ve taht yamacında ısırılmış meyvelerden kemirme şansı bulur.

Yerli dendiği zaman artık akılda nelerin canlandığı malum. Benim çocukluğumda yerli dendiğinde akla pazar günleri trt karşısında izlenen western filmleri ve yerli malı haftası gelirdi. Bedenle beraber akıl da başka şekiller alıyor tabii. Yerlinin toprağa ait bir şey olduğunu öğreniyorsunuz. O toprağın doğal yaşamının bir parçası olan şeydir yerli. Binlerce, bazıları içinse milyonlarca yıl içinde o toprak üzerinde olan biten her şeyle beraber şekil alan, değişen, dönüşen bir şey yerli. Tohum mesela. Binlerce yılda kök saldığı bölgede doğanın değişimiyle birlikte o da değişir. Oranın böceğiyle sineğiyle tanışır ve kendi savunma mekanizmalarını geliştirir. Dönüşe dönüşe aldığı halde komşusu olan ağacın, sineğin, böceğin, solucanın, topraktaki minerallerin, onu karnında taşıyan domuzun, geyiğin, yağmurun, rüzgarın, derenin, kuşun payı vardır. Onun da aynı şekilde her birinde. Onla da bitmez oranın türküsünde, halısında, sepetinde, folklorunda, seyirlik oyunlarında etkisi vardır. Bu memlekette kadim, binlerce yıllık, yerli tohumlar kayboluyor. Belki pazarlarda denk gelenler vardır yerli tohum satan köylülere. Yaptıkları suç devlete bakarsanız. Yerli tohum satışı yasaklandı çünkü. Gönüllü tohum bekçileri, şenlikler organize ederek tohum takası yapan ve kadim tohumları korumaya ve yaşatmaya çalışan insanlar ve inadı inat hala atasından kalan tohumu saklayan sayısı çok az köylü olmasa yerli türleri tamamen kaybedeceğiz. Yok olan türler var ne yazık ki. İlaç ve tohum şirketleri tarımcının kanını emiyor. Ve tabii yerli ve milli yurttaşların gıkı çıkmıyor bu konuda.

Bu toprağın en meşhur yerlisi buğdaydır. 12 bin yıl önce bugün Şanlıurfa Karacadağ diye bildiğimiz toprakta başak vermiş ilk olarak. Tüm dünyada yetiştirilen buğdayların anası bizim yaşadığımız, yurt edindiğimiz bu topraklarda selamlamış hayatı ve sonrasında hayat bambaşka bir hal almış. O buğday 2015-2016 arasında sürdürülebilirliğini tehlikeye sokan kriz eşiğini gördü. Tüm dünyaya yayılan ve her medeniyette ciddi etkisi olan buğday böyle giderse ana vatanında yok olacak. Ve yine yerli ve milli diye ağzından salyalar saçanların bu konuda bir rahatsızlığı görülmüyor.

Milli ve yerli içeceğimiz olarak ayranın sunulduğunu da hatırlarsınız. On numara içecektir. İhtiyacınız olan yoğurt ve su sadece. Türkçenin dünya dillerine kazandırdığı nadir sözcüklerden de biri yoğurt bu arada. Memlekette neredeyse şirketlere satılmayan su kaynağı kalmadı, milyonlarca insan musluk suyu bile içemiyor. Yoğurt yemek içinse ya köylere gideceksiniz -tabii hala süt sağabilme şansı olan bir köylüye denk gelebilirseniz- ya da epey bir para ödeyip süslü kaplarda soyguncu organik tüccarları zengin edeceksiniz, yoksa marketten alacağın şey yoğurt süsü verilmiş bir faydası olmayan kimyasal bir bulamaç. Yani ne suyun senin ne yoğurdun yoğurt. Bunlardan yapacağın ayran da ne kadar ayran bilemem ama on numara bir milli ve yerli ucube örneği olduğu kesin.

Bu toprağın yerel zenginliklerinden biri de zeytin. Doğrudan ve dolaylı 10 milyonun üzerinde kişinin geçimini sağlıyor. Milli ve yerli iktidar “25 dekar altındaki zeytinliklerin zeytinlik olmadığı”nı kanuna geçirerek talanın önünü açtı. Türkiye'deki zeytinliklerin büyük çoğunluğu 25 dekarın altında. 2014’te Manisa’nın Soma ilçesi, Yırca köyünde, Kolin Grubu tarafından termik santralı yapılması gerekçesi ile 6 bin ağaç talan edildi. İnsanlar ağaçlarını korumak için direndiler. Davalar açtılar. Danıştaydan karar beklenirken bir gece öncesinde köylülere saldırıldı, ağaçlar katledildi. Milli ve yerli muhafazakarlar o zaman da klavyelerin başına geçtiler. Alman ajanlarının yerini Yahudi lobisi alıverdi. “Zeytin Yahudi ağacıdır, hepsi kesilecek” diyerek kampanya başlattılar. Neymiş, kıyamet yaklaşırken Yahudiler ve Müslümanlar arasında savaş çıkacakmış da Yahudiler zeytin ağaçlarının arkasına saklanacakmış. Yıllarca Ramazan geldiğinde televizyonda duyduğum oruç açma öncesi yayınlanan program geldi aklıma; “Bir yudum su, bir zeytin tanesi inananlar için her şeye bedeldir.” Şirketlere suyunu sattın, zeytinliklerini kestirdin be muhafazakar, neyin muhafazasındasın? Cevap belli. Yağmanın, talanın, ulusal ve uluslar arası şirketlerin çıkarlarının muhafızı olmuşsun.

Zeytin kanunu gibi şeker pancarı için de kanunlar çıkarıldı. Ne mi bu şekerpancarının olayı; “Şekerpancarı kendisinden sonra ekilen hububatta yüzde 20 verim artışı sağlayan, baş ve yapraklarının toprakta bırakılması halinde dekara 5 kg saf fosfor ve 15 kg saf potasyuma eşdeğer bitki besin maddesi temin eden bir bitkidir. Şekerpancarı tarımı buğdaya göre 18 kat, ayçiçeğine göre 4.4 kat daha fazla istihdam sağlıyor. Şekerpancarının yan ürünleri olan baş ve yaprakları, küspesi, melası en ucuz kaba yem olarak değerlendirilir. Bir dekar şekerpancarı yan ürünlerinin içerdiği hayvansal besin değeri 500 kg arpaya eş değerdir. Başka bir deyişle; bir dönüm şekerpancarı yetiştirirken, aynı anda hayvanlarımız için yaklaşık iki dönüm de arpa yetiştirmiş gibi ek değer üretiriz. Şekerpancarı eş alandaki çam ormanına oranla üç kat daha fazla oksijen sağlar. Yani 1 dekar şekerpancarının havaya verdiği oksijen miktarı 6 kişinin bir yıllık ihtiyacını karşılar. Yılda yaklaşık 20 milyon tonluk taşıma hacmi yaratan bir bitkidir. Şeker kanunu öncesi Türkşeker’in yıllık taşıma sektörüne sağladığı yük miktarı 15 milyon ton, yaptığı ödeme ise 57 trilyon liradır. Alkol imalatında kullanılan etil alkol şekerpancarı melasından elde edilir. Melas aynı zamanda maya sanayisinin ana hammaddesidir. Şeker Kanunu çıkarılmadan önce melastan üretilen mayalar 80 ülkeye ihraç edilmekte, döviz kazandırmaktaydı.”1 Yakında şekerpancarı için de bir cevvallik bekliyorum sizden milli ve yerli mahafazakar muhafızlar. Bu sefer de Cargill'in kuyruğuna takılırsınız. Eski sloganlara mı başvururlar artık yoksa uzaylılara kadar giderler mi bilemem ama yakında onu da öğreneceğiz.







1Abdullah Aysu Şekerpancarı Gereklidir; Neden? http://bianet.org/bianet/tarim/178652-sekerpancari-gereklidir-neden

1 Mart 2016 Salı

kış masalı

çok çok zaman önce, çok çok uzak bir diyarda yaşayan bir topluluk varmış. dört bir yanı yüksek dağlarla çevrili bir yurtta yaşarlarmış. ayaklarının altında yemyeşil bir örtüyle kaplı verimli topraklar yatar, yüksek dağlardan akıp gelen dereler kaynaşırmış. kayalarla kaplı duvarlar halinde etraflarını saran dağlar yurtlarını bir vahaya çeviren ve onları doğanın bir hediyesi olarak sarıp sarmalayan kollar gibiymiş. öyle yükseklermiş ki pamuktan bir şapka gibi hiç eksik olmazmış başlarındaki bulutlar. vadide alınan hiçbir nefesin oradan ayrılmasına izin vermez, yükselip dağılmaya çalışanlar zirvelere ulaştığında kayaların öpüşleriyle yağmur olur, geri dönermiş ayaklarının altına, başlarının üstüne. çatılarda tıkırtı, ateş üstünde fısırtı olurlarmış.

az çalışıp bol konuşurmuş burada insanlar. uykuları da uzun uzunmuş, gezintileri de. dereleri balık, bahçeleri meyve doluymuş.

zevke, sefaya, düşünmeye çok önem verirlermiş. gözleri her daim her maddenin peşindeymiş. bulutsuz gecelerde yıldızları, rüzgarlı günlerde otların salınışını, böceklerin muhabbetini, kuşların şakımasını izlerlermiş. sırların peşine düşer olmuşlar. gözün hemen göremediğini gördüklerinde görmeyi düşünmeye başlamışlar. gören nedir, görülen kimedir onu sormuşlar. görmeyi anlayıp baktıkça gördüklerini anlatmaya girişmişler. dilin hemen anlatamadığını anladıklarında da dile dertlenir olmuş, dili dinlemeye koyulmuşlar. dil nedir, neye bağlanmıştır, neye bağlar sormuşlar. sözü düşünüp lafa soyunmuşlar. masalcı olmuşlar.

dağlar kış geldiğinde onları saran kayalarının ardından içlerine girmeye çalışan soğuk rüzgarları sert bir uğultuya çevirirmiş. kapılarına dayanan devlerin homurtuları gibiymiş. kış masalları olmuşlar. ellerinde koca balyozlarla dağları aşmaya çalışan ama koruyucu kaya kolları gevşetip içeri girmeyi başaramayan kış devleri. vadiler onların homurtularını taşırmış kış boyunca vahaya. iç titreten nefesleri ulaşır, tüyleri dikermiş havaya. dağların zirveleri karla kaplanırmış ama ne soğuk kış ne de kıtlık onları aşıp yanlarına ulaşamazmış. baharda devler kapılarından elleri boş gerisin geri geldikleri o uğursuz diyarlarına dönerlermiş.

devlerin gidişinden sonra periler gelirmiş. küçücük kanatlarının çırpınışları teni okşayan bir nefes olurmuş. devlerin ve perilerin masallarını anlatmışlar yıllar yılı.

anlattıkları masallar kısalır olmuş. söz söyleme becerileri arttıkça sözler azalır olmuş. daha az ama daha çok söylemeye başlamışlar. kulak duyar olmuş, incelmişler.

her olanı anlamak, her görünene bakmak, her sesi duymak, her duyulanı dinlemek isteyen topluluk bilmeye doyamaz olmuş, onları sarıp sarmalayan dağları düşlemeye başlamışlar. tırmanmış, dokunmuş, oturmuşlar onda. ondan parçalar alıp kayaları gözlemişler. onu kullanmış, onunla oynamışlar. ona şekil vermişler. kayaya dokundukça onun dokunuşa cevap verdiğini görmüşler, bunu görünce de dokunuşu merak etmişler. ellerini tanımışlar. elleri tanıdıkça şekil vericiliğini görmüşler. elin şekil vericiliğini fark ettiklerinde eli şekillendirenin ne olduğunu sormuşlar. el neye bağlıdır, el neyle bağlıdır sormuşlar. bağı düşünüp dokunmaya soyunmuşlar. soruyu anlamış, cevabı kayada hikayeyle anlatmışlar. masalları kayaya geçmiş. kocaman sert hatlı devler, narin ufacık periler yapmışlar, kayalar masal anlatmış. şekil verdikçe küçülmüş ellerindeki kaya parçaları, becerileri arttıkça daha da küçülmüşler. daha az ama daha çok şey yapmaya başlamışlar. göz görür olmuş. incelmişler.

vakit geçmiş, zaman akmış, dünya dönmüş. koca elli bir adama yetmez olmuş yaptıkları. daha da büyütmeye başlamış heykellerini. elini üstüne koyduğu kayalar büyüdükçe içinde de bir şeyler büyür, arzusu gittikçe kabarır, kabardıkça büyür, büyüdükçe adam daha da yetinemez olmuş. kocaman kayaları dağdan söküp getirmiş. çok hızlıymış eli, kimse onun gibi güçlü vurmazmış. kaçınılmaz olan, her darbeyle kayanın küçülmesi deliye çevirmeye başlamış koca eli hızlı, güçlü vuran adamı. en yüksek yerlerine tırmanır olmuş dağların, orada kayaların en büyüklerini bulmuş. aylar sürmüş indirmesi dev kayayı. koca bir delik kazıp sivri yanı içine girecek şekilde dikine yerleştirmiş onu. düşünmüş, düşünmüş. günlerce hiç konuşmadan karşısında oturmuş kayanın, bakmış. kayayla yapabileceği en büyük heykeli bulmuş, başlamış olabildiğince az vurmaya. heybetli bir heykel yapmış, daha önce kimsenin yapmadığı kadar büyük bir heykel, tüm vadiden görünecek kadar büyük. topluluktakiler gelip yakından bakmışlar heykele. adam heykelin karşısında büyülenmiş, büyüklüğüne, yaptığına hayranlıkla durmuş. sonra koca heykelin ağırlığını kaldıramamış kazdığı delik ve heykel adamın üzerine devrilmiş. adam oracıkta can vermiş. cesedi çıkarmak için kayayı kaldırmaya kimse yanaşmamış. o koca kaya koca eli hızlı, güçlü vuran adama mezar taşı olmuş.

25 Şubat 2016 Perşembe

iblise azap, biter mi hesap?

Sosyal medya hareketliliğinden anlaşıldığı üzere Sabahattin Ali’nin doğum günüymüş. Epey süredir aklımda dolanan bir şeyleri yazmama vesile olur diye geçtim Word başına. Bilmem, bakalım bunun sonu gelecek mi? İçimizdeki Şeytan’ın Ömer’i aklımda dolanıp duran. Çehov’un İvanov’u da eşlik ediyor kendisine. Gezinip duruyorlar kafamın içinde. Arkadaşlık ediyorlar demek doğru olmaz, pek sohbet yok aralarında. Aynı dili konuştuklarını düşünüyorum oysa, hatta eminim. Hiç yoksa tanımışlardır birbirlerini kendi benzerlikleriyle. Tanımamış  da olabilirler aslında, kendileriyle olan meşguliyetlerine öyle kapılmışlar ki, bir diğerine halleri kalmamış bu anlamda, sanki. Meşguliyetleri de tartışmalı ya, neticeye bakıldığında en azından bana şüpheli görünmekte, müphem daha yakışır sanki ekose takım elbiselerinin görece sportif haline. Beyefendi adamlar, bulaştıkları yok bana, yok da taciz başka noktada tabii. Biri dolanıyorken diğeri oturmakta berjerde, bacak bacak üstünde. Ceketi hafiften kıça doğru savuran eli cebe sokuşun büyüleyici bir etkisi var. Her şey yakışıyor bu cins adamlara. İzzi dedemden sanırım, bir fotoğraftan kafama kazınmış bu mösyö duruşu. Ben de farkındayım hep yanılsama bunlar. Sigara da yakışıyor ellerine doğrusu. İnceler, kibarlar, salınıyorlar diyeceğim ama feminenlikten bahsettiğim sanılır diye çekiniyorum. Erkek çünkü bunlar, bildiğin erkek.

Hayalperest adamlar. Hayalperest erkeklerin kadınlar üzerindeki etkisi yazarlar tarafından abartılıyor diye düşünmeden edemiyorum. Yok da diyemem. Belki sınıfsal tarafına yoğunlaştırmalı bakışı, özellikle bu etki konusunda. Romantikler bir de tabii. Şiirler okur, süslü laflar eder aklını başından almanın bir yolunu bulurlar kadınların. Samimiyetlerinden hiç şüphem yok, sevenin hisleri konusunda kim ahkam kesebilir zaten, ben hayatta kesmem. Bu iki adamın ortaklığı sadece bunlarla kalmıyor işte. Her şeyi bir kenara atıp, onların yanında olmak için kendinden vazgeçiveren kadınları sevmiş, sevilmişler. Yalan söylememişler hiç bu kadınlara, kandırmamışlar onları. Belki de -en azından görüntüde- ortaya dökmüşler gizli kapaklı hallerini. Muhtemelen bağlanmaya daha da sebep olmuş bu açılım. Amma da sevilmişler Ömer ile İvanov. İlle de yazarların buraları anlatmasına gerek yok, başka türlüsü mümkün mü? Sönük bile kalabilirdi erkek karakterlerin aşkı, eş yoğunlukta konu olabilseydi Macide ve Marya’nın duygularıyla. Sonuç perişan kadınlar için. Adamların -aslolarak kendilerine- ağlaşmaları arka fonda bıraksa da kadınların hallerini, durum bu. Ruhlarını içiyorlar kadınların bu duygulular.  Sevgileri yeterince zulmetmemiş gibi, sevgileri tükendiğinde kadınların yaşadığı zulüm boyut değiştiriyor, katmanlanıyor. Bir de kendilerini perişan ediyor adamlar, ah ben nasıl bir adamım diye. Artık sevemiyor olmak öncelikli kendi sorunlarıymış gibi. Hep kendileriyle meşguller, hep meşguller, meşgale bitmez bu tiplerde zaten. Yapacak bir şey bulamazlarsa kütüphane düzenlerler. Hep bir şey eksiktir ama, bir şey hep unutulmuştur, unutulmuş gibidir, nostalji hiç bitmez. O boşlukla doğmuş gibidirler. Bu da sınıfsal tabii. Her ikisi de müthiş yazılmış karakterler. Başka türlü bu denli sinir bozucu olabilirler miydi?


Benim şeytanım bunlar. Bu yazı girişiminin bir şekilde dönüp dolaşıp kendime zırlamaya gelme ihtimalini göze almıştım. Hamlet eksik kalmıştı, o da dalıverdi odaya “aşağılık herifleriz hepimiz, inanma hiçbirimize” diyor ağzımdan konuşarak. Manastır demem tabii ki. Hak ettiğimiz meşalelerle kovalanmak.

30 Ocak 2016 Cumartesi

neymiş bu memleket

memleket nere diye bir soru vardır hani ne iş yapıyorsunun ardından gelir genelde ve çoğu insan için doğmadığı, hiç görmediği bir hayali yerdir o memleket. cevabı atadan gelen ve sadece hafızanın sağlamlığına bağlı bir cevap. memleketliliğin atadan/erkekten gelirliği kendi başına çok şey anlatır aslında. o erkekliğin ne olduğunu biliriz biz. sadece bir cinsiyeti anlatmaz, hükmetmenin kuşaktan kuşağa da naklidir o. önemsizliğinden değil kesinlikle ama o erkekliği bir kenarda bırakıp hafıza kısmına dair bir iki laf etmek arzum öncelikle. kaç kuşak geriye doğru sayabiliyorsa bir insan soyunu, kendine memleketim dediği yeri de o bilgiyle bulur. milli eğitimin söylediğine bakılırsa tüm memleket orta asya'dan kalkıp gelmiştir, en azından yok kardeşim ben şuradan geldim diyecek bilgisi olanlar dışında. türk olmanın türkiyeli olmak anlamına geldiğini öne sürmek gibi gülsek mi ağlasak mı dedirten bir yorum da son zamanlarda iyice popülerleşmiştir ya, ne diyeni ne de denileni ciddiye alamıyor tarih bilgimiz. hafızaya döneyim ben, atanı, dedeni ne kadar geriye doğru takip etmekse olay, gezegende yaşayan her modern insanın (homo sapiens) gidip gidebileceği en azından bugünkü bilgiler yardımıyla belli. omo vadisi diye bir yer var etiyopya'da, omo nehrine yakın bir nokta. anadilinizi de oralarda bulabilirsiniz; klik dili. şeceresi en kalın olan yarıştırsın bakalım yaklaşık 200 bin yıl önceye tarihlendik etiyopya'da. soyağacının birden ortaya çıkıveren kayıp bölümü birini rizeliden samsunluya, antalyalıdan muğlalıya, erzurumludan karslıya zıplatıverdiğinde kabul edilebilirse, omolu olmaya zıplamak da aynı derecede kabul edilebilir görünüyor bana.
kendini ait hissetmek diye de bir şey var tabii, son derece anlaşılır. kendisini yaşadığı gezegene değil ama gezegendeki tek bir noktaya bağlı hissedenler olabilir. yorma abi beni gözümün gördüğü yer yeter bana, eyvallah kardeşim, o da makul.
lafı fazla dolandırdım galiba. memleket diye bağır çağır sokaklara çıkan, ilk fırsatta kitlesel olarak çıktığı sokakta yağmaya, talana, lince girişen bir memleket sevdalısı yığın var. memleketi de bir millet üzerinden ifade ediyorlar, kendilerine bakarsan ırk üzerinden de, ırk diye bir halt yok kardeşim demek çok da bir şey anlatmıyor kendilerine bildiğiniz gibi. sadece türklük de yetmiyor haliyle, onlar gibi düşünen türkler istedikleri.
neymiş peki memleket? doğduğun yer mi, doyduğun yer mi ya da birilerini doğduğuna pişman ettiğin yer mi? başkalarına acı çektirdiği yer bu yığın için memleket. memleket üzerine yaptığı her muhabbet cengaver bir geçmişi övmeye dayanıyor neticede. can alınan, kan dökülen bir toprak parçası anladığı. bildiğiniz mezarlık. artık ölüleri bile gömdürmediği bir mezarlık.

ideal devlet

                Söylediği her şey doğru ve gerçek olarak görülecek, hükmettiği herkes ona koşulsuz itaat edecek, her tavrı topluluğun çıkarı anlamına gelecek, o en iyisini bilecek ve takipçileri de buna yürekten inanacak, o toplumun kendisi, toplum da o olacak, topluluk bizzat onun bedeninde canlanmış olacak, o halk demek olacak, millet demek, toplum demek olacak, tanrısal olacak, velinimet, şef, lider, hükümdar, yol gösteren, karanlıkta yolu aydınlatan fener, nefer, önder, herkesi bir arada tutan çoban, maya ve harç, tanrısal, kaynak olacak o, o artık o olmayacak, tek tek her birey olacak o, her bireyde o olacak, dağılacak ve çoğalacak…
                Hangi müdürün gönlünde yatmaz bu? Ama müdür olacak, pırpırı ne kadar çoğalırsa çoğalsın omuzlarında, süslü sıfatlar ne kadar yapıştırılırsa yapıştırılsın adının önüne, lakapları artsa da her cengaverliğinde, müdür kalacak!
                Devletli toplumlarda arada sapmalar olur, istisna perdesinin ardına gizlenmiş kaçınılmaz çıkıverir ortaya. İktidarın olduğu her yerde sabırla bekler o. Adını ne koyarsanız koyun rejiminizin, faşizmin kuluçkasıdır o. Önünde sonuna çıkar ortaya, hakkı olanı alır, devletin ve iktidarın hakkını verir.

                Kaç bin yıldır afili toplum sözleşmecileri süslü fikirler üretti durdu. Buldukları en ideal devlet zincire vurulanı, kısırlaştırılmış olanıydı. Sakatlatılmış bir halini ideal olan diye yutturmaya kalktı retorikçi şarlatanlar. İkinci bir örnek versin biri ideal hali güçten düşürülmüş olana. Faşizmin dizginlenmeye çalışılmasıdır tüm devlet kuramları. Dizginleyemediler, onu da gördük. Devlet ideal haline doğru ilerler, fıtratı budur. Faşizm devletin ideal halidir. Alın devletinizin turşusunu kurun.

6 Eylül 2015 Pazar

şapkanın etiketi

6-7 Eylül olaylarını ben annanemden dinledim. o sırada istiklaldeymiş Mefharet hanımcığım, yıkılan cam çerçeve, yağmalanan mağazaların ortasında kalmış. küçüktüm aklımda bir fotoğraf kaldı o hikayelerden, kafasında etiketi sallanan şapkalarla gezen adamlar. çocuk kafasıyla neden o kaldı aklımda bilmiyorum ama o görüntü kendi gözümle görmüşüm gibi aklımda hala, kirli sakalıyla pis pis sırıtan bir adamın kafasında etiketi sallanıyor sağa sola bir şapkanın. ben o adamı birçok defa daha gördüm, yağmacı, faşist, sinsi, ikiyüzlü, kokuşuk, pis bir sırıtış suratında. komşusundaki yemeğin hayaliyle kendi sofrasına oturan, yedikçe yiyen ama bir türlü doymayan, sofrasındaki yemeğin tadını hiç alamamış insan, içinde kin ve tiksintiyle büyüttüğü, kendisinin de hücresi olan o dolmaz boşluğu içine tıktığı her pislikle daha da büyüten hem mahpus hem de gardiyan. herkesi kendine düşman belleyen ve bunla kendini hiç bilemeyen, kendine yabancı, kendine cahil, kokuşmuş, çürümüş bir posa.
tanıyoruz seni kokuşuk.
karanlık bir masalın ilk sözlerisiniz, etiketi üzerinde şapkalarla gezermiş istiklal caddesinde yağmacılar.

17 Mart 2015 Salı

bugün günlerden kronstadt



kronstadt bugünün türkiye'sinde belki de hiç anlatmadığı kadar şey anlatıyor. 1921'den beri anlattığından başka/yeni bir şey yok ama sadece devletin zulmüne tanık olan değil aynı zamanda devletin dışlandığı bir hayatı kurmaya çalışan birbirine benzemez binlerin hayatına tekabül eden bir şeyi anlatıyor. kronstadt bir devlet rutinidir. roboski gibi, halepçe gibi, dersim gibi ve devletler varolduğu sürece dahasının da olacağı gibi. pek bir resmi kaynaklara göre 4127 yaralı ve 527 ölüyle çıktı işin içinden devletin biri. ateşkes imzaladıktan sonra barış içinde uyuduğunu sanan devrimcilerin üzerine top atışları yaparak bir komünü sonlandıranla aynı devlet. bu da bir devlet rutiniydi, artık hepimizin de deneyimlediği gibi. devletler komünlere güneş doğmadan önce saldırır tüm acımasızlıklarıyla. kronstadt'a kulak verin, orada senin de hikayen anlatılıyor. 96 yıl önce seninle aynı şeylerden bahsettiğini göreceksin. fabrikaların idaresini eline alan işçilere, toprağı özgürce işleyen köylüye, kararların komün içinde birlikte alındığı bir ilişki biçimine, profesyonelleşmemiş ve tek görevi bilgi taşımak olan temsilcilere, sovyetin bir iktidar adı olmadan önceki haline bir kulak ver. zamandan ve mekandan kurtulmuş bir kardeşliğin, kader ortaklığının izini sürün. geçmiş zamanın perdeleri arasında devlet dersinde yanarak ölmüş, derisi kayışa dönmüş çocuklar birbirine yapışmış dudaklarının arasından fısıldıyor sana, katilimi biliyorsun. devrim kendi çocuklarını yemez, çocukları devlet yakar.


12 Mart 2015 Perşembe

mis gibi bağ



annemle nevresimleri ütülenmeden önce katlama işini yapıyorduk, hani bir noktada iki kişi nevresimi sıkıca tutup kendini geriye doğru aynı anda atar ve aynı anda doğrulur ya, tiyatrodaki güven çalışmaları geldi o sırada aklıma. ayaktayken ya da bir yükseltiden kendini bir başkasının kucağına bırakıverirsin, o da tutar seni. tutmazsa kıç üstü düşersin ama düşünmezsin bunu çünkü düşeceğini bilir diğeri, tutmayacak da ne yapacak? yoldaşlığı düşündüm hemen tabii. anneyle nevresim katlar gibi olmalı yoldaşlık. aranda ellerinle yapıştığın mis kokulu bir bağ olmalı, nasıl bırakılır ki o bağ? bağımsızlıkla bağsızlık aynı şey değil demişti biri. sevgiyle selamlarım kendisini.

11 Mart 2015 Çarşamba

saman kafalar



Neredeyse 20 yıl olmuş vicdani retçinin kanunlar nezdinde milletvekili olup olamayacağı sorusu aklıma bile gelmemiş, neden acep, eminim bu konuda yalnız da değilimdir, ne denli vizyonsuzmuşuz. Kanunlar nezdindeyi cümle içinde kullanma şansını bana tanıyan eş dosta ayrıca teşekkürlerimi sunarım. Umarım bu fırsatı bir daha yakalamam.
Yel geçer saman kalır, darılardan ayrılsak, savrulsak da belki bir halta yarar tezeğe tutkal oluruz. Burnumuz boktan hiç çıkmadı zaten, dert yok. Biz saman kafalar aynı ateşte nasılsa buluşuruz, sapla saman karışmasın da birbirine, dert yok. Saman kafalı korkuluklar olalım yine, güzelim kargalar konsun omzumuza, ağzımızda pis bir sırıtışın eşliğinde sigarayı tellendirelim, kendimizle yanalım belki cadıları çeker ateşimiz. Dert yok. Güzel gözlerinizden öperim.

16 Ekim 2014 Perşembe

tarihle zuhur



Bu savaş da bitecek elbet. Ve bu savaşa da diğer savaşlar gibi karşı duran ya da yaşasaydı diğer savaşlara karşı durduğu gibi bu savaşa da karşı duracak olan şairlerden "pukle"leri bu savaşta ölenleri sevmedikleri için susanlar paylaşacak sosyal ortamlarda arsızca. Kurbağalara bakmaktan gelemeyecekler onlar, yapıştıracak o kurbağalar suratlarına, şiirlerle değil siğillerle dönecekler. Hayat hep kısa olacak ama uçan kuşlar sıçacak kafalarına. Onları düşünmek güzel şey, ümitli şey olmayacak, en bet ses: savaş çığırtkanlığının sesi gelecek kulaklarımıza. Tarihle zuhur meselesi meselemiz, elmanın armudun hesabını yapmadan sevgide de, öfkede de, hınçta da, direnişte de ayıracağız yollarımızı. Tarihe böyle geçilecek, böyle işte, zuhur olunduğu gibi; çıplak, çırılçıplak.

23 Eylül 2014 Salı

ılım için hiç de ılımlı olmayan lafazanlıklar

bir taş, altı bir üstü bir, güneşten sonra üçüncü cimi'nin de dediği gibi. tam göbeğine vurduğunda güneş bir eder işte geceyi de gündüzü de. bir eder, aynı eder, denk eder. altı da bir üstü de bir, bilemem hangisi alttır hangisi üst. eşit eder diyorlar günü geceye, eşit. ılıma ılımlı bir yaklaşım sanki bu, neymiş be eşitlik. var mıymış kozmosta eşit lafına yer. eşit dediğin bölünmüş, ayrılmış, ezilmiş bir dünyanın lafıdır oysa. eşit olmaz gece gündüze, olursa denk olur. bu eşek yükü dünyada bir yanın bir yana denkliği gerekir taşımak için, bunu hatırlatır bana, eşekliğimi hatırlatır.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

ihanetim gururumdur

Hain diyormuşsunuz bize. Gurur duyarım. Başkası adına konuşmaya devrimci terbiyem izin vermez lakin katletmeye soyunduğunuz insanların affına sığınarak söyleyeyim, onlar da gurur duyar bu ihanetten, eminim. Hainler diyormuşsunuz, doğrudur. Haini bol bir direnişin içindeyiz. Erkekliğin iktidar olduğu bir toplumda, o erke ihanet eden erkeklerden oluşan hainler var aramızda. Sırtlarında tacizci bir kambur, üzerlerinde kalın bir kabuk olan o erkekliğin egemenliğiyle mücadele eden erkekler. İhanet ettikçe özgürleşiyoruz. İşi gücü doğurmak, erin arkasını toplamak olan, kölelik üzerlerine sıfat diye yapıştırılan, hücresi olan evin içindeki esir kadınlar, mal olarak görülen kadınlığa ihanet ediyorlar. İhanet ettikçe özgürleşiyoruz. Üstünlük, arilik masallarıyla pohpohlanıp, kendinden başka herkese düşman edilmeye çalışılan Türklerden oluşan bir hain topluluğu da var. Roboski vicdanı,  Hrant kardeşi olan hainler. İnkılap tarihi kitapları kafasına çalınan, kafası betona döndürülmek istenen ve artık o kafayı kırmaya girişen hainler. İhanet ettikçe özgürleşiyoruz. Bugün pazarda rantı en yüksek ürün haline gelen Sünni Müslümanlık da eksik kalmadı ihanete uğramakta. Alevinin kuyruklu, Ermeni’nin boynuzlu olduğu, Çingene’yle sevişmenin artık abdest tutmaz hale sokacağı safsatalarıyla büyümüş ama artık cemi de, canı da ciğerine sarmış Sünnilerden oluşan hainler var aramızda. İhanet ettikçe özgürleşiyoruz. Sınıflarına ihanet eden burjuvalar, zengin çocukları var aramızda. Kardeşçe paylaşmaya inanmış, sömürünün yok edildiği başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan hainler. İhanet ettikçe özgürleşiyoruz. Hepimiz insanız değil mi? İnsanlık, o da tartışmalı bir konu. Gezegenin sahibi, her canlının hakimi, dünyanın altında üstünde ne varsa kendine istediği gibi alan efendi insanı reddeden insanlar var aramızda. İnsan diye yutturulmaya çalışılan asalak, sömürgen canavarı kabul etmeyen, bir halt sandığınız insanlığa, insanlığına ihanet edenler, kendini gezegenin sadece bir parçası olarak görenler, cinsinin hainleri var. İhanet ettikçe özgürleşiyoruz. Bitmedi, bitmeyecek de ihanet hikayemiz. Bizi birbirimizden uzaklaştıran, bizi köleleştiren, üzerimize yapıştırılmaya kalkan ne kadar safsata etiket varsa o kadar da hainimiz var. Bu noktada ihanette sınır tanımıyoruz.
Bize hain diyenler varmış, amenna. Efendilere harcayacak nefes yok. Onların sarıldığı her şeye ihanet etmek boynumuzun borcu. Ama hain diyenlerin arasında enteresan insanlar da var. Açlıktan sürüm sürüm sürünen, taşeron işçilikte kemikleri sızım sızım sızlayan, efendinin ayağının altında sömürüldükçe sömürülenler. Bizlerin karşısında dikildiğimiz, bizlerin katili efendilerin kurbanları olan şaşkınlar. Siz neyin ihanetindesiniz? Bizim hainlerimiz sınıflarına, statülerine, üzerlerine yapışan sömürü sıfatlarına ihanet ediyor, bizim hainlerimiz vicdanlarıyla, özgürleşmek uğruna ihanet ediyorlar. Ya siz neyinizle, ne pahasına, ne amaçla ihanet ediyorsunuz?
Bu daha başlangıç, ihanete devam!

28 Mayıs 2014 Çarşamba

tornadaki malzemeden bir bukle



birkaç yıldır dönüp dolanıp not aldığım oyundan, efendinin konuşmasından bir bukle.


İyi yalan söyleyenler yalan söyledikleri insanların inanabilecekleri yalanı söyler. Onun da inandıklarını yalana dahil eder, onu yalanın bir parçası haline getirir. Hediye almakla yalan söylemek birbirine benzer. Her ikisinde de karşındaki insanı ne kadar tanıdığın görülür. Bazı insanlar klişe hediyeler alır sürekli. Kravat, parfüm, çiçek vs. Herkesin ilk aklına gelen yalanları söyler bu tipler. Nasıl hediye aldığın insanı ne kadar tanıdığını gösterirse, yalan da o kadar gösterir. İnsanların ihtiyaçlarını ve inançlarını bilmelisin. Ya da ihtiyaçlarını yaratmalı, inançlarını belirlemelisin.

27 Mart 2014 Perşembe

tatava sensin ya da anladım ben seni





Bu kişisel bir yazıdır. Kişiseldir çünkü yapılan eleştirileri kişiliğime yapılmış bir saldırı olarak algılıyorum.

“Seni/sizi biz çok iyi anlıyoruz. Senin sorunların da bizim sorunlarımız. Büyük resmi gözden kaçırmamalısın(ız). Güçleri birleştirmek zamanı şimdi, gel bize katıl, düşmanımız/rakibimiz aynı. Dedim ya, sorunlarını senin kadar önemsiyorum. Romantikliğin zamanı değil. Biliyoruz duygusal insanlarsınız siz ama gerçekçi olmak lazım. Hayaller karın doyurmuyor. Her şeyin bir zamanı var, onların da zamanı gelecek ama biraz sabır şimdi.”

            Bu bir alıntı değil ama olabilirdi de. Pek çok insanın buna benzer bir konuşmaya maruz kaldığından hiç şüphem yok. Farklı konularda, farklı durumlarda buna benzer lafları duymak olası. Mikro da denilen mücadele alanlarında bulunan her insan, makro denilen politika alanına dahil birinden bunu duyar, kimse artık mücadelenin ebadını belirleyen. Bu lafları farklı insanlardan duyabilirsiniz ama tüm bu insanların ortak bir özelliği vardır. O da egemen olan ya da egemen olandan yana olmasıdır. Büyük resme büyüklük meraklıları bakar. Büyüklükten başkasını görme becerisi olmayan, işlevselciği elden bırakmamakla beraber boyuta tutkunlar.
Makroiktidarların yok edilebilmesinde mikroiktidar alanlarının ortadan kaldırılmasının canyakıcılığı, yüzyılımızın küçük hikayelerin yüzyılı olduğu, otoriteryenliğin miadının dolduğu, herkesin sözünün hakkının verildiği doğrudan temsiliyetli komünler. Hele ne idiği belirsiz çok renklilik lafı. Bizim anarşist camiada da çok edilen laftı, laftır bu ve elle tutulur bir yanı yoktur sonuçta.
Herkesin, her bireyin kendini kendi gibi ifade edebildiği bir topluluk. Farklılıkların ayrışma ve kopma değil birbirini dürten, dürttükçe kendi de değişen, hayatı da değiştiren atomize bir yaşam biçimini oluşturması. Direnişe her bireyin biricikliğini koruyarak kendi becerileri doğrultusunda katkısı olması. Her bireyin direniş etiği ile ihtiyacını karşılayacak kadarını alması. Biz anarşistler herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacına göre deriz buna. Gezi diye herkesin altına imza attığı şeyler değil miydi bunlar? Ne çok edildi bu laflar değil mi? Süslü laflar. Yerin dibine batsın süslü laflar.
Şimdi bir tatavadır gidiyor. Tatava yapmamalıymışız. Basmalıymışız, geçmeliymişiz. Bir anarşist olarak sadece kendi adıma, kendi inisiyatifimle konuşurum (Bu lafı etmek zorunda hissetmek bile ağır geliyor bana). Anarşist olmayan kimseye seçim konusunda tatava yapmadım, yapmam da. Bizim aramızda kendiliğinden gelişen ve şekil alan bir iletişim ve ilişki biçimimiz vardı. Gezide biz öncelikle bunu öğrendik. Gerek forum çalışmalarında, gerek çapulcu alanlarında sürekli etiğim bir laf var ve hala da arkasındayım o lafın. Bizim gezide öğrendiğimiz bir şey var, birbirimize temas etme ve ilişkilenme biçimini öğrendik, daha doğrusu yeni bir dil ve ilişki biçimini yarattık. Bunu nerelere götürebiliriz bilemiyorum. Bu tek tek her bireyin elinde olan bir şey. Ama elimizde her birimizin kabulü olan şeyler var ve kişisel olarak benim için ilişkilenmelerimizde alt sınır budur, Gezidir. Daha azını kabul edemem. Hiçbirimizin inançlarının, düşüncelerinin, duyarlılıklarının, kimliklerinin vs. yok sayılmadığı, kimsenin ötelenmediği bir ilişki biçimi. Birbirini anlama ve özen gösterme üzerine kurulu bir ilişkilenme. Oy vermemek benim için bir varlık sorunudur. Her anarşist buna böyle bakmıyor olabilir ve bu ne benim ne de anarşizmin sorunudur. Bundan anarşizmin doğrusunu benim bildiğim gibi bir önerme çıkarmaya da kalkmasın kimse. E peki ne oldu Gezi’nin komünal ruhuna, birliktelik etiğine? Yok sayıyorsunuz, öteliyorsunuz, terbiyesizlik yapıyorsunuz. İnandığım şeye tatava diyorsunuz ve bundan utanmıyorsunuz. Yazıklar olsun. Durduğu yeri terk eden, verdiği sözü yutan herkese yazıklar olsun. Oy vermemekle bir de katilden yana olmakla itham ediliyoruz. Bravo. Buna nasıl bir cevap verilebilir bilemiyorum. Ve korkunç olanın insanların bu terbiyesizlikleri yaparken söylediklerinin yenir yutulur şeyler olmadığının farkında bile olmamaları. Oportünistlikte sınır tanımayanlar bir de nerde kime oy verileceğini bile belirlemişler. Eksik olmasınlar herkes için düşünmekten de geri kalmamışlar. Benim bildiğim bir şey var, teslimiyetin sınırı yoktur. Teslim olmaya elini verirsin, kolun bacağın artık senin değildir. Düşmanımın düşmanı dostum diye çıkılan yol kendi kendinin düşmanı haline getirir seni.
Birbirini anlamak... Ne ağır ve havalı laflar edildi. Ne anladık acaba? Benim kafam çok karışık. Güven denen kokuşmuş kavramı hayatıma sokmaya hiç niyetim yok. Yaşadığım şey güven kaybıyla da anlatılamaz zaten. Berelenen bir inanç daha çok yaşadığım sıkıntının sebebi. Anlamaya çabalıyorum ve bu çaba beni hiç de hoş yerlere sürüklemiyor. Bunu yapan daha neler yapabilir diyorum kendime. Ne yaptığını anlayamayacak halde olan insan, anlamadan daha neler yapabilir? Birbirimizin yüzlerine bakacağız daha bol bol. Bununla da yetinmeyeceğiz. Bu daha başlangıç değil miydi? Varoluşuma tatava derken nasıl yürüyeceksin benle kardeşim? Başka bir dünya mümkün. Yine süslü laflar. O dünyaya giden yol bu mu? Ben bu öteleyici kafada başka bir dünya göremiyorum. O, bilindik, kokuşmuş bir dünya. Ben oraya gelmem. O yola da dinamiti koyarım.
Pek çok sohbette söylediğimi burada da tekrarlayayım. Temsili demokrasiye inanan insana diyecek lafım yok. Geziyi sandığa sığdırmaya çalışan, birlikte direndiği insanları seçim hesapları için öteleyip yok sayanlara lafım. Gezi ruhu denen şeye de ihanettir bu. Kendinize gelin.

18 Şubat 2014 Salı

Sayın Bayan Bir Sorun Var

Resmi malumat bize bir topluluğun biraradalığının koşullarından ya da göstergelerinden birinin de dil olduğunu mini mini yavrucakken öğretmişti. Ortak kültür adıyla da tepeye konduruverir bunu. Ama gayri resmi algı ve deneyim içinde, kültür denilen şeyin ağırlıkla onu kurgulayan iktidara ait, onun projesi olduğunu öğrendik. Dil de iktidarın kurguladığı kültürün bir parçası, silahı olarak bu projeye dahil olur. Erke tehdit oluşturan unsurları dilden defeder, yeni kavramları ekler. Dönüştürebildiğini dönüştürür, dönüştüremediğini ya manipüle eder ya da karikatürize. İktidarın esnemek zorunda kaldığı dönemlerde dil de esner. Esnemesi içine alarak, resmiyet kazandırarak gerçekleşir. Dayatılan üstkültüre karşı muhalif/yıkıcı bir şekilde ortaya çıkan altkültür dışında, ortaklaşamamış ve uzlaşamamış olsa da muhalif/yıkıcı/karşı olmayan, elit üstkültürün görece içekapalı, belirlenmiş bir alan/mekan/habitata ait olmasının kaçınılmaz sonucu (hegomonik kültürün çelişkisi/kültürel projelendirmenin iş kazası/istatistiğin kabul edilebilir hata payı/savaşın kaçınılmaz kaybı vs. vs.) olan bir altkültür daha vardır. Bu kültür de üstkültürü oluşturan/kurgulayan egemenin üretimidir. Hakim kültürün değerini gösteren, kıyasın varlığını mümkün kılan çeper kültürüdür bu. Muhalif/yıkıcı altkültürün oluşumu rağmen/karşın iken, bu altkültür resmi kültürle beraber, ondan dolayı; gerilim temelli olmaktan çok etki temellidir. Gayri resmi görüntüsüyle hakim kültür tarafından dışlanmasına rağmen resmi kültürün bir anlamda yan ürünüdür. Yan ürün olan altkültür zaman içinde evrilerek/dönüşerek resmi kültüre karşı muhalif ve yıkıcı bir özellik kazanması mümkünse de ortaya çıkışının muhalif bir yanı yoktur. Egemen üretimi olan bu iki kültür arasında bir rekabet vardır. Bu rekabet egemen tarafından belirlendiği için aynı zamanda hiyerarşik bir iletişim aracı olma görevini de üstlenir. Belirlenen dil tek bir bütünün iki parçası olarak her iki kültürde rol ve kimlikleri de belirler. Sosyal temasın değiştiği, içiçeliğin arttığı, ekonomik farklılıkların azaldığı anda da altkültürün üstkültüre teması başlar. Egemenin belirlediği dilin iki farklı kullanımı karşılaşır. Üstkültürün alanına dahil olan altkültür eklemlenebilmek amacıyla üstdile de niyetlenir, yanaşır. Şehirli köylü ilişkisi bu iletişim haliyle dil düşmanına gözlemde derin hazlar sunar. Şehirli olmaya karar veren köylünün dilinde -en azından kendi adıma- haz verici olan iki biçim ortaya çıkar. Köylü derken şehirde pek çok kentli kadar eski olan mahallelileri de kastediyorum. Kentli dilinin elitliğine karşı oluşan mahalleliye ait argo ve jargon bunlardan biridir. Sadece elitizm karşıtlığı değildir tabii argo ve jargonu oluşturan. Bir topluluk dili olmakla beraber çoğunlukla korunmak amacı ile de kullanılır. Kanunla ve egemenle dertli her topluluk sürekli değişen bir dile de ihtiyaç duyar. Argo ve jargonun resmi dille olan ilişkisinde bir çeşit taşlama söz konusudur. Ama birbirleriyle temas etmelerine, ortak kavram ve kelimeleri birbirinden farklı anlam ve sebeplerle kullanmalarına rağmen argo ve jargonun resmi dile/üstdile hakim olması söz konusu değildir. Bir dildeki övünme sözcüğü diğerinde yerme ve dalga geçme amacıyla kullanılsa da, diğer dildeki kullanımının üstüne çıkmaz. Topkapı ve Beyoğlu argosu artık ortadan kalkmaya başlamış olsa da bu özelliklerdeki dillerdir. Şehirde yaşayan mahalleli dışında bir de taşradan göçenlerin kentlilerle dil vasıtasıyla kuruduğu bir ilişkilenme biçimi daha var. Elitist kültürün varlığının kaçınılmaz sonucu olan altkültüre örnek oluşturan da bu göçmen kültürü, arabesk kültürdür. Kendi topluluk hayatlarını kurmaları göçmen oldukları için daha sıkıntılı ve acele olduğu için dil konusunda yaşadıkları çatışma çok daha farklı oldu. Elit dille olan ilişkileri jargonun taşlamasından başka sonuçlar doğurdu. Göçün kendinden bir eklemlenme çabası olduğunu da göz önünde tutarak,  ilişkilenme amaçlı iletişimde de aynı eklemlenmeyi denedi göçmen. Burada netice taşlamadan çok groteski oluşturdu. Elitin diline eklemlenmeye çalışarak elitin dilini deforme etmek. Amaç bu olmasa da netice bu oldu. Yanlış ve yersiz kullanılan birçok kavram ve kelime kentlinin hor görmesi ve eğlencesi olarak muhabbet mezesi haline getirdi arabesk göçmen dilini. Ama o sözlükte bir kelime var ki groteskleşmeyi de geçerek absürde ulaştırdı dili: Bayan. 60-70 sene önce süslü davetiyelere yazılan bilmem kimin önündeki sayın bayan, dolmuşta para uzatmak için kullanılan bağyana teslim oldu. Altkültürün üstkültüre egemen oluşunun örneğidir bayan. Sadece kelimeyi deforme etme becerisi ile değil. Üstkültürü kendi kavramına yabancılaştırabilmesi becerisi ile. Kendine de yabancılaştığının göstergesidir bu aynı zamanda. Kültürün üstlüğünün/üstünlüğünün geçersizleştiğinin ispatıdır. Kendi kavramına karşı savaşan bir dil komedi için uygun bir dildir. Kendini bilmeyen bir üstün de olur muymuş, ahahaha. Kesinlikle ahlakçı ama terbiyesiz bir anarşist olarak iktidarlar arasında bir seçim yapacak değilim ama gideni davulla zurnayla, kuyruğuna teneke bağlayarak uğurlamak, geleni de sopayla karşılamak da benim eğlencem. Bayan kavramı değişen iktidarın kültürdeki yansımalarından biri sadece. Sevgili Çehov’u anmadan yapamayacağım. Onu komedi yazmaya iten de bu bence. Klasik parantezi içinde geçen yazarlar arasında bugün memlekete en münasip oyunlar onda. Birileri bok etmeden sahnelese de artık katıla katıla gülsek. Kendine yabancılaşan iktidar giderayak komedi olur. Alzheimer olmuş bir kültür haline gelir. Hakim oluşun ona hediyesi olan atıllığı o denli artmıştır ki, kendi kurguları örümcek ağı gibi sarmıştır tahtını. Kendi kendini bağlar, elini kaldıramaz. En ufak mücadelesi kendi bağlarını koparan bir harekete mecbur eder onu. Kendi ağına yakalanmış bir örümcek. Ne ağ örme yeteneği kalmış ne de ağda hareket etme yeteneği. Savaşabilmek için düşmanının alanına girmek zorunda. Kendi terk ettiği alanlardan başka bir yer de değil düşman toprakları. Kendi varettiği alanlar. Kendini incitmeden vurabileceği bir darbe de yok. Çırpındıkça batıyor. Kendi diline saldırıyor. Bir dil düşmanı için bu bile büyük bir orgazmken, bunla yetinmeyen üstkültür bana hazların benim için daha bitmediğini söylüyor. Bayan lafına hep uyuzdum. Bu memlekette kadını kıyafetle kişiliksizleştirmek türbanla başlayan bir şey değil. Bayan bana cumhuriyet balolarında başlarında şapkalar, erlerinin statülerinin göstergesi olan, süs köpeği kılıklı salon hanımefendilerini hatırlatır. Osmanlıdan beri devam eden bir feminist hareketi baltalayan, bunla da yetinmeyip feminizmi ezmeyi kendine görev edinen, kadın yazarların gazetelerde yer almalarını engelleyen eril kafanın kavramıydı bayan. Bayana uyuz olacaksak, rica ediyorum buradan başlayalım. O ana kadar bayan lafını kullanmakta inat etmeyi öneriyorum. Olmadı ben kendi kendime eğlenmeye devam ederim.
21 Ocak 2011

30 Aralık 2013 Pazartesi

................

Ateş başında oturup sohbet etmek de güzeldir, güzeldi. Ateş kadar ısıtır dostun hikayesi, masalı, yalanı dolanı. Ama karanlığın içinde hapsolup bir ateşin etrafında aydınlanmak da ne oluyor? Mağaraya tıkılıp gölgenin gölgesiyle uğraşmayı bırakalım platonikler yapsın. Kaynağa gidelim. Bu mağaranın duvarları ısınmaz.
Nedir bu "...the sunshine in" deyip de yağlana yağlana yatmak malak hesabı güneş altına?
Güneş girmeyen eve doktor girsin, ben gidiyorum.

14 Ekim 2013 Pazartesi

Biz o akla çoktan limon sıktık





“Hükümet biraz akıllı davranıp geziyi dinlese, insanları anlamaya çalışsa bunlar olmazdı” safsatası köşe kapan yazarlardan sonra enternasyonal filozofların da diline yapışmış görünmekte. Bu iktidarın her türlü muhalefeti şiddet yoluyla engellemek, kara propaganda ile kirletmek, yok etmeye değene kadar yok saymak gibi bir refleksi olduğunun epeydir farkındaydık zaten. Liberal projelerinin önüne çıkan herkesi ezdi, her sesi susturmak için ne gerekiyorsa yaptı. Başlangıçta gezi parkı direnişi de bunlardan biriydi sadece. Ama farklı bir şey oldu. İnsanlar geri çekilmediler ve oldukları yerde durdular, direndiler, devleti püskürttüler. Ve her şey orda değişti. Devletin olmadığı, iktidar ilişkilerinin anlamsızlaştığı bir hayat kuruldu anında. Ve iktidar kavramının kendisiyle çok da derdi olmayan pek çok insan buna bayıldı. Bir anarşist olarak bunu görmek ne büyük bir hazdı anlatamam. İnsanların anarşiye ya da anarşizme meyletmeleri falan değil bahsettiğim, ki çok da önemi yok aslında bunun. Tarihte ille de anarşist olmayan ama iktidarsız bir hayatın yaşandığı pek çok örnek zaten mevcuttu. Bir tanesini de gözümüzle görmüş, elimizle tutmuş olduk. Anarşiden bahsederken şekil bir A’da görüldüğü gibi diyebilecek taze bir örneğimiz oldu. Şaka bir yana, iktidarsız bir ilişkinin ne denli olası olduğunu ve kolaylıkla hayata geçirilebildiğini, insanları ve durumları hızla etkileyip dönüştürebildiğini gördü herkes. Ve o herkes yaptı bunu, kimsenin öncülüğüne gerek duymadan, kimsenin kuyruğuna takılmadan. İçinde eriyerek ve kıvamı değiştirerek. “hükümet biraz akıllı davransaydı…” Evet, iktidarın kendinden aptal bir hali vardır. Hükmetmenin bir özelliği de budur. Hükmeden zamanla savunma becerilerini kaybeder. Hakim olan hükmettiklerine karşı yabancılaşır zamanla. Şu dönemin efendileri de bu durumda, aynı kendinden önceki efendilerin olduğu gibi. Kemalist devlet kendi kibrine o denli kapılmıştı ki, tamamen cahilleşmiş bir haldeydi köleleri konusunda. Onlar hakkında hiçbir fikri yoktu, hiç görmemiş, hiç dokunmamıştı onlara. Ama kölelerin böyle bir durumu olamıyor haliyle. Kölelere hadlerini, yerlerini, kimliklerini sürekli hatırlatan bir iktidar var. “hükümet biraz akıllı davransaydı…” zevzekliği her efendi için tekrar tekrar söylenebilecek bir mezar yazısıdır. Bu teslimiyete çağrı sözünün içinde durum ve konuma göre değişebilecek sözcükler bulunur. Başörtüsüne saygılı davransaydı, anadili destekleseydi, inançlara eşit mesafede dursaydı, bıdı bıdı bıdı bıdı. Bunlar hep Freudyen zırvalar bebeğim. Sağaltılıp tekrar sisteme dahil etme, sağılmaya hazır hale getirme çabaları.
İnsanların bulundukları yerde kendi inisiyatifleriyle durduğu, kendilerini kendi inandıkları bir şekilde ifade edebildikleri, kendi iletişim araçlarını geliştirdiği, kendi ilişkilenme biçimlerini yarattıkları, sahte eşitliği reddedip eşitlikçi bir temas içine girdikleri, bireylerin ihtiyaçlarına göre alıp, yeteneklerine göre verdikleri ve bunun çıkarcı ve liberal bir alış-veriş kültüründen farklı, özgürlükçü bir biçimle yapıldığı, kendi özgürlüklerini bir başkasının özgürlüğüyle mümkün olabildiğini düşündükleri, bir diğerinin acısını kendi acısı olarak kabul ettikleri, biricikliklerinden vazgeçmeden biz olmayı becerebildikleri, hayatlarından ve hayattan iktidarı çıkarabildikleri, bir oldukları bir an. Ve o an işte devrimin kendisi. Dudakta bıraktığı hazzı tadan herkesin öğrendiği an. Yeni anlara dahil olup, o anları birleştirmek gerektiğini de bilen insanlar var, hiç şüphem yok. Her yeri gezi yapmak bu anlama gelir çünkü. İktidarı defetmek, onu hak etiği yere, tarihin çöplüğüne gömmek. Yapılan budur, yaşanan budur. “hükümet akıl..” O akla ihtiyacımız yok bizim. İktidarın yok edildiği hiçbir anı, hiçbir yeri, hiçbir ilişkiyi kabul etmesi beklenemez hiçbir iktidarın. İktidar denen o alçak bilir ki onun için asıl tehlike ve tehdit ona gösterilen reaksiyon değil, onsuz bir hayatın kurgulanmasıdır. Sultan Mehmet ordusunu o yüzden çevirdi gerisin geriye Bedrettin ve yoldaşlarının üstüne, o yüzden kızıl ordu toplarını ateşledi bir gece vakti barış imzaladığı Kronstadt devrimcileri üstüne, Bougainville yerlileri bu yüzden paralı askerlerle, orduyla saldırı altında kaldı. Çünkü tehdit iktidarın icraatından iktidarın kendisine dönmüştür. Onu gereksiz ve işlevsiz kılmıştır.
“Devlet herkese lazım” der efendici fikriyatlar. “Hükmedenle derdimiz” Ergenekon davaları sırasında Feto’nun ettiği bir laf vardı, askerlerin üstüne giderken ordunun ve devlet mekanizmasının zarar gördüğünü düşünerek zikrettiği. “Bu devlet hepimize lazım”ın versiyonlarından biri. Öyle tabii, boşa poz vermiyor f-16 resmi altında.
Mesele üç beş ağaç değil. Devlet de böyle olduğunu düşünmüyor. Mesele devlet için bir prensip meselesi. Ve o prensipler içinde iktidarın bahşetmediği yalan dolandan oluşan özgürlük safsataları dışında bir özgürlüğe tahammül göstermemek vardır. Devletin işi budur. Aklı da böyle çalışır. Ve biz o akla limon sıktık.

8 Ekim 2013 Salı

memelere özgürlük



 
Ey erki erkek, ey cahil cühela, bre fallosenterik, la kendini ağaçta yetişmiş sanan gafil. Bu topraklar memelerin toprağıdır. Anadolu’da memeye laf eden taş olur. Afrodit, Artemis, Athena, Hekat, Vesta, Kibele, Kubaba, Nike memeleriyle döver seni.


 


28 Eylül 2013 Cumartesi

Her üniforma hayata kasteder



Üniformanın içine aldığı insanı kişilikten soyutlama, başka bir kimliğin parçası yapma gibi bir özelliği vardır. O kimlik üniforma içindeki her insanı kader arkadaşı yaptığı kadar suç ortağı da yapar. Biriciklikten veya benzemezlikten bahsetmenin anlamı yoktur artık. Üniformanın amacı biricikliğin yok edilmesidir. Bu kişiliksizleştirme aracı asıl kıyıcılığını kendi dışındakine olan temasında gösterir. Dokunulmaz ama parçalayıcı, bütünleşmiş ama ayrımcı, birlik halinde ama bir başına olmayı beceremeyendir. Dışındaki her form onun için düzenlenmesi ve yola getirilmesi gereken bir başıbozukluk ve tehdittir. Üniformayla maruz kalmak dışında bir ilişki kuramazsınız. Onun kendi dili, kendi temas şekli, kendi ilişkilenme biçimi vardır. Her karşılaşmada kendini kendi dışındakine dayatır, ya işgal eder ya da imha. Her üniforma kefen türevidir. Sarıldığını candan etmekle kalmaz, yok etmek için hayatı kovalar.

14 Nisan 2013 Pazar

cinayettir inayet

kahrolsun hoşgörü, lütuf, ihsan ve atıfet. kahrolsun kırıntıyla aç doyuran riyakar beyaz adam ahlakı. ne felsefenin sefaleti ne de sefaletin felsefesi derdim. bedenini semirttiği gibi vicdanını semirtmeye çalışan insan, lafım sana. sefaletin kaynağını beslerken ihanettir aslında inayet, inayetin. senin geleceğindeki doğa dostu yakıt için parsel parsel satılıyor açlıktan ölenlerin memleketinde verimli topraklar. o şiş göbekli burnu sinekli çocuktan çek de gözünü arkasındaki makinalara bak, elmas, altın gibi süprüntüler için toprağa dalan makinalara. körleşmiş bir vicdanla cinayettir aslında inayet, inayetin.